I want to make love to your existence.
I want to make love to your existence.
Her şey geçer. Pencereden sızan güneş ışınları gibi aydınlatırlar, bir süre beklerler ve usulca kaybolurlar. Dönüp bakmasan da varlığından keyif alırsın. Güneşin altında beklemekten bin kat iyidir, kahır azabı yaşatmaz insana, inceden keyif bile verirler. Ben de böyle girmek istiyorum hayat(ın)a; usulca, bir parça hüzünle ama keyif vererek. Dokunmak istiyorum, yaşamak, anlamak. Gözlerinin ta içine kadar bakmak, oralarda biraz oyalanıp, dinlemek istiyorum. Gözlerini dinlemek. Duymak istiyorum, 12 yaşındayken senin de kalbini tarifi olamayacak kadar büyük kırdılar mı? Seni de erken büyümeye, yalnızlığa ve kendi kendini büyütmek zorunda kalmaya ittiler mi? Ne kadar ileri gidebilirsin, kendini ne kadar aldatabilirsin? Sınırlarını görmek, o sınırları beraber yok edelim istiyorum.Aa, şeyi söylemiş miydim; ben seni, senin haberinin bile olmadığın özelliklerinden dolayı seviyorum, bu yüzden o t-shirtün rengi zerre umurumda değil. Biraz fazla soru soruyorum, farkındayım. Ama bu meraktan değil; kimileri cevaplar, kimileri sorar.Sadece bundan. Anlatacak çok şeyim var ama yine de. Kahve yaparken sütün sıcaklığına takıntılıyım, Türkçe'ye aşığım ve gece geç bir vakitte sokakta yürürken ışığı açık zemin kattaki evlere bakmaktan kendimi alamıyorum. 2012 Şubat ayında, Düzce'de bir gece de takılı kaldım, oraları pek halledemiyorum ama biraz soluklansam, belki geçer. Yaşıyorum, ama biraz yoruluyorum. Aynaya bakıyorum ama istediğim bu değil. Seviyorum ama kimsenin anlayabileceği şekilde değil. Suratıma bakan gözler, hadi bir şeyler anlat diyen simalar, hadi bizi eğlendir, şakalar yap, kendinle,hepimizle alay et bunu seviyoruz, bunu iyi yapıyorsun diyen dudaklar. Derhal efendim, madem öyle istiyorsunuz, hemen. Tiksiniyorum. Kapıyı aç, kapıyı kapat, anahtarı deliğe yerleştir, bir kere döndür, çanta koltuğun yanına, ceket sandalye arkasına, bu salak küllük nerde, harika yeni paket almamışım, nasıl yetecek şimdi bütün gece, azaltsan mı acaba biraz zaten çok içtin, niye çıktın ki bu gece, of çamaşır yıkamam lazım, bu kadar kibirli olma en çok sen eğlendin, herkesi güldürdün, mecbur muyum, başka türlü nasıl yaşanır, biliyor musun senin problemlerin var, öyle mi, biliyor musun ben çok sıkıldım, sürekli bir şeyler anlatan veya bilgilerini paylaşan olmak zorunda değilsin, biraz bencil olsana, neden bu kadar yapışkansın, rahat bırak, derdini sikeyim hepsinin… Mutsuzluğun tadı farklı bu sefer, tamamen mükemmel diye bir şey yok, anla bunu. Ama hani o zamanlar her şeye küsmüştün de en azından geceleri uyuyabiliyordun, belki yine o zamanlardaki gibi.. Bilmiyorum, zaten sorun da bu değil mi? Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum, ama ne yapmamam gerektiğini çok iyi biliyorum. Odaları geç, sokakları, insanları, ağaçları, dokunma kimseye, anlama, hissetme, kendine özüne dön. Orada kal, biraz. Mağusa, 2016.
— Jack Kerouac, On the Road.
Kimsenin benimle ilgilenmediğini anladığım zaman 16 yaşındaydım. Hayatımda ilk kez bir şeyi doğru anlamıştım. İnan bana, seninle de ilgilenmiyorlar. Başına gelenler sana ceza ya da ödül olsun diye değil.
Hepimiz öleceğiz ve cehenneme gideceğiz. İskender dünyayı aldı ama şimdi tek hatırlanan gay olduğu. Marie Curie laboratuvarda çürüdü. Ne geliyor gözünün önüne firijit bir bakire, hayır aslında evliydi. Kimin umrunda? Demeye çalıştığım da bu zaten. Bırak ansiklopediler senden bahsetmesin, popüler olma, 2150 yılında Google’da adın çıkmasın, üst geçide adını yazmasınlar. Ah ne gam! Beş sene önce hayal ettiğin durumda mısın ya da beş sene sonra hayallerin gerçek olur mu sence?
Önemsiz olduğunu kabullen, mızıldamayı bırak.
Muhammed Ali Polat - ” Başıbozuk ”
(sysypfos-deactivated20170131 gönderdi)